Anne, Savurma Küllerini Ömrümün!

ilk_hikaye_anne_savurma_kullerini_omrumun_h294.jpg

Paranın öldürdüğü ruh, kılıcın öldürdüğü bedenden fazladır. (Walter Scott).

Gün ışımaya başlıyordu. Mehmet Salih; yorgun, uykusuz ama içini ısıtan düşlerle dolu bir geceyi devirmiş, yeni güne her zaman olduğu gibi herkesten önce başlama telaşındaydı. Kaç yıl olmuştu güneşle birlikte uyanmaya başlayalı hatırlamıyordu. 16 yıl geride kalmıştı. Ardına bir an dönüp baktığında çocuk Mehmet Salih’ten neredeyse hiçbir iz hatırlamıyordu. Yoksa gerçekten hiç çocuk olmamış mıydı? Kimseyi suçlamıyordu. Ne annesi Sultan Hanım’ı ne babası Şeyhmus Bey’i. Gerçi Mehmet Salih’in derinlerinde, ruhunun en derinlerinde büyük bir karışıklık vardı, bir eksiklik de denilebilirdi aslında. Ya geçmişten kalma bir eksiklik ya da gelecekten gelme bir eksiklik. Kekremsi bir histi bu. Anlam veremiyordu. Oysa gece ne güzel düşler kurmuştu. O, gündüzleri çalışıyor, geceleri ise hayatını değiştirecek, her yanını saran kekremsi tadı dağıtacak, anlam veremediği bir varlığın hayali ile dertleşiyordu. O yüzdendi gecelere olan sevgisi. Kendi ile baş başa kaldığı, ailesinin sorumluluklarını sırtından bir kenara bırakıp çıkardığı yegane anlardı geceler. Diyarbakır’ı seviyordu, nasıl sevmesin? Orada doğmuş, orada hayata atılmıştı. Hem de dokuz yaşında…

Salih, dört kardeşinden daha farklı bir çocuktu. Babasının tatlıcı dükkanında çalışıp tüm aileye bakması küçük kalbini incitiyordu. Daha dokuz yaşındaydı, hayatını değiştirecek kararı verdiğinde. Karanlık bir Diyarbakır gecesi, evde yanan gaz lambasının ışıltısında duvarda bir gölge görmüştü. Gölge küçük Mehmet Salih’in, kendisinin, gölgesinden başka birine ait değildi. Ama gölge kocamandı. Mehmet Salih yanında ufacık kalmıştı. Aynı insandan iki değişik varlık yaratmıştı gölge. Biri gerçek,  diğeri gerçeğin yansıması. Bunlardan biri, ötekine saldırıyordu. Gerçek ile gerçeğin yansıması arasındaki dövüş bir süre devam etti. Mehmet Salih o anda bir şeyi fark etmişti, bir insan asla kendi gölgesi ile savaşmamalı, kendi gölgesini takip etmemeliydi, bu bir felaket olurdu. Bunu anladığında dokuz yaşındaydı ve o anda babasına baktı, duvardaki yorgun silüetine elini sürdü. Bir karar verdi. Artık tatlıcı dükkanında çalışacak, okulu bırakacaktı. Babasının yükünü hafifletecekti. Bu karara karşı çıkan olmadı. Ve Mehmet Salih o gece Tatlıcı ailesi adına, gölgesi ile verdiği kavgada bir tarih yazdı, farkına varmadan. O gece aslında bütün ailenin kaderi değişiyordu, kimsecikler farkında olmasa da, Mehmet Salih soyadlarını yaşadıkları ülkenin önde gelen aileleri arasına taşıyacaktı. Artık tüm sorumluluk ona aitti. Babasından tek isteği, ömrünün geri kalanında kendi için yaşamasıydı. Aileye o bakacaktı. Tam yedi yıl hiç durmadan çalıştı. Bundan gocunmadı, hiç dert yanmadı, babasının “ Allah tuttuğunu altın etsin Mehmet Salih” diye dua etmesi, onun için en büyük ödüldü.

Bir dakika bile uyumamıştı, ruhuna huzur veren sanki hiç gitmediği, görmediği, bilmediği bir yerlerden, bir adadan ılık bir şefkat esintisi tenini yalayıp geçmişti o gece. Öyleyse neden yedi yıl öncesine gitmişti sabahın ilk ışığıyla birlikte. Nerden çıkmıştı o içini kemiren, ruhunu endişe ve kaygıya sürükleyen duygu. Üstünde durmamaya çalıştı. Herkes uyurken kalktı ve her zamanki gibi giyindi. Dükkâna giderse belki bu sıkıntılı havadan kurtulurdu. Dışarıya baktı, gün işte her zamanki gibiydi. Ya da Mehmet Salih buna inanmak istiyordu.

Kapıdan tam çıkıyordu ki annesi Sultan Hanım’ın sesi ile irkildi. Mehmet Salih annesinin sesini yanıtlayana kadar geçen sürede çok şey düşündü. O bir anlık dönüşte karşılaştığı annesinin yüzünde bir çocuk gördü. Siyah, hüzünlü bir çift göz ağlamaklı bakıyordu Mehmet Salih’e. Ben hiç çocuk olmadım, hiç bisikletim olmadı, haylazlık yapmaya hiç vaktim olmadı, rüyalarımda korkup hiç anneme seslenemedim, hastalandım ama belli edemedim, ne kimsenin bahçesine girip meyve aşırdım, ne bir oyuncağa sahip oldum, her zaman beladan kaçtım, ben hiç oyun oynamadım, Mehmet Salih ben hiç çocuk olmadım, diye fısıldadı annesinin yüzünde gördüğü masum bir çift kara göz. Sultan Hanım’ın ikinci kez “ Salih” diye seslenişi ile kendine geldi Mehmet Salih. Vardı bu sabahta bir şey. Boşa değildi bu iç sıkıntısı. Annesi peşi sıra sıralıyordu. Evlenme vakti gelmişti, düzeni yeri yurdu olmalıydı, malların geleceği adına aileye uygun bir kız olmalıydı. Mehmet Salih çalışkandı, Mehmet Salih azimliydi, Mehmet Salih ileride aileye büyük servetler kazandırabilecek tek aile ferdiydi. Mehmet Salih kendi hayatını değil ailesinin ona seçtiği hayatı yaşayacak kadar ailesine bağlıydı. Sultan Hanım ise zekiydi, detaycıydı, ince hesaplarla geleceği ön görüyordu. Böyle bir evlat aynı zamanda tüm ailenin geleceğinin garanti belgesiydi.

Yabancı bir gelin ailenin malı mülkünün, bölünüp parçalanması demekti. Sultan Hanım anlatıyordu. Salih Bey ise sadece dinliyordu. 16 yaşındaydı, hiç çocuk olmamıştı, kardeşlerine, annesine, babasına bakmıştı. Aslında çok da şaşırmamıştı. Yaşadığı topraklarda çok normal bir şeydi bu. Annesi, mal mülk lafı ettiğine göre kesin kendisine seçilen kız bir akrabaydı. Mehmet Salih annesinin lafını böldü:
– Kim, peki? dedi.

Sultan Hanım “kuzenin Bedriye” cevabını verdiğinde Mehmet Salih’in hiç çocuk olmadan büyüyen delikanlı olan ruhunun saçları ağırdı. O artık genç de değildi. Abla gözüyle baktığı bir kızın kocası olacağı fikri Mehmet Salih’i kendisine uzaklaştırıyordu. Alışmaya çalışsa da yapamıyordu bir türlü. Böyle bir şeyi aklından bile geçirmiş değildi daha önce. Ona soran da olmamıştı zaten. Söz hakkı yoktu. Tek gerçek ailenin malları mülkleri gün gelip bir yabancıya gitmesin fikriydi.

Mehmet Salih’in her gece odasına esen rüzgâr, o hiç bilmediği diyardan içine dolan deniz kokusu, ada düşü artık uğramaz olmuştu tenine, ruhuna. Oysa hayallerinde hep çok aşık olmak vardı. Ama artık onun adına verilen kararı uygulamaktan başka seçeneği yoktu. Ailesine karşı gelemezdi. 16 yaşındaydı Mehmet Salih. Artık Mehmet Salih’in tek isteği en azından düşlerinde özgür olmaktı. Sultan Hanım’a asla karşı gelmeyecekti, törelerine karşı gelmeyecekti. Ama yeter ki, en azından, o bilmediği görmediği adanın esintisi geri gelsindi.

Gelmedi.

Mehmet Salih, kuzeni Bedriye ile evlendi. Ona hep abla diye hitap etti, çok ağırdı böyle bir hayatı yaşamak. Artık düşündeki o tatlı, huzur veren ada esintisi de yoktu. Gün geçtikçe duyguları yosun tutuyordu. Bir akraba evliliği yapmıştı, annesinin isteğiyle ve bunun bedelini sadece kendisi değil, tüm aile ödüyordu. Soyun devamı için çocuklar doğmalıydı. Hiç önemli değildi, ister sağlıklı, ister hasta yeter ki soy devam etsin, malların gelecekteki sahibinde en ufak bir yabancı kanı olmasındı. Çocuklar doğuyordu kimi ölü, kimi görme engelli ama doğuyordu işte, istenilen de bu değil miydi?

Mehmet Salih’i hayatta tutan şeyse bir sabah annesinin verdiği evlilik haberi ile kendisini terk eden o düşün, düşten öte duygunun, o ada esintisinin yeniden hem de fırtınaya dönüşerek hayatına geri dönmesiydi. Yoksa abla demekten öteye gidemediği kuzeni ile bir ömür geçirmek Mehmet Salih’i gün be gün hayattan bir adım daha uzaklaştırmaya devam edecekti. Mallar bölünmeyecekti, ama Mehmet Salih hiç çocuk olamadığı gibi, hiç genç olamadan kendine ait olmayan bir hayatı sürüyordu. Onu asıl üzense kendine ait olmayan bir hayatı yaşamasının kimsenin umurunda olmamasıydı. Sevgiye duyduğu hasret gün geçtikçe büyüyordu, ömrünün geri kalanında aradığı tek şey hesapsız, çıkarsız sevmek ve sevilmekti.Devamı pek yakında…

Haber Kaynağı: Tatlıcı Gerçekleri

Gerçekler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

scroll to top