Yeniden Doğmaya Gidiyorum Küllerimden…

yeniden_dogmaya_gidiyorum_kullerimden_h297.jpg

Ilık bir ada rüzgarıyla yeniden doğdu Mehmet Salih…

Haksız yere suçlanan bir mahkum gibi hissediyordu kaç zamandır kendini. Yıllardır boğazındaki bir düğüm sanki nefes almasını güçleştiriyordu. O kadar ağırlaşmıştı ki bu yalnızlık duygusu içinde, sanki yalnızlığı ömür boyu onun prangası olacaktı. Oysa Bedriye Hanım ve çocuklar vardı. Kardeşleri, annesi vardı. Yoksa bu yalnızlık duygusunun tüm kaynağı onlar mıydı? O, hayatta kimseye minnet eylemeyecek bir adam değil miydi? O zaman neydi bu bir acayip derdin asıl kaynağı. Yıllar önce kaybettiği, nereden geldiğini bilmediği o ada esintisinin yokluğu muydu bir yanını hep eksik bırakan? Yoksa evdeki bitmek bilmez çekişmeler mi? Zamanla seversin demişlerdi, Bedriye ablanı. Çocukların olur, aranızdaki bağ artar demişlerdi. Ama zamanla değil sevgi, saygı bile tükenmişti aralarındaki. Zemheriler geçmiş, baharlar gelmiş, yazlar bitmiş ama aralarında sevgiye dair en ufak bir duygu kıvılcımlanmamıştı.

Mehmet Salih cebinden mendilini çıkarıp alnına biriken ter tanelerini sildi. Hava öyle çok sıcak falan da değildi. Belli ki iç sıkıntısıydı vakitsiz tere sebep. Cebinden köstekli saatini çıkarıp baktı. İstasyonda tanıdık birileri var mı diye camdan şöyle bir dışarıya göz gezdirdi. Kimseleri göremedi. Herkes onu İstanbul’a yeni bir iş kurmak için gidiyor sanıyordu. Yalan da değildi de. Belki günden güne kendisini eriten o ağır yalnızlık duygusundan İstanbul’da kurtulurdu. Belki kaybettiği o ılık ada esintisi teninde dolaşıp, ruhuna bir parça olsun huzur getirirdi. Hiç olmazsa şu tren yolculuğu ile bir an olsun Bedriye Hanım’ın sürekli söylenen, asla memnun olmayan sesinden uzaklaşırdı.

Annesi Sultan Hanım kim bilir ne pişmandı. Sözde ileride olur ya, mal mülk sahibi olursa paralar yabancıya gitmeyecekti, hem yaşlılığında da Bedriye Abla kendisine bakacaktı. Ah Sultan Hanım ah, nasıl da yanılmıştı, nasıl da evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Dişli çıkmıştı Bedriye Abla. Bitmez tükenmez gelin kaynana çekişmeleri sanki tüm Diyarbakır’ın üstüne simsiyah bir tül örtmüştü. O kadar bıkıp usandırmıştı ki Mehmet Salih’i bu çekişmeler, utanmasa hiç yaşayamadığı çocukluğuna geri dönüp, yastığına kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlamak isteğini yüksek sesle herkese dillendirecekti. Alıp başını gitme isteği bundandı işte, bu ağır yalnızlıktan… Gardan son anons yapılıyordu. Mehmet Salih irkildi. Başını camdan uzattı ve derin bir nefes aldı.  Anlık da olsa yaşanan tüm aile kavgalarını, Bedriye Hanım’ın bitmek tükenmez bilmeyen söylenmelerini ardında bırakacak olmanın huzuru boğazındaki düğümü gevşetti.

Kurtalan Ekspresi’nin hareket etmesiyle içine yine tuhaf bir his düştü. Oğullarının ağırlığı. Nasıl kahroluyordu iki evladının gözünün görmemesine. Keşke imkanı olsa da bir gözünü birine, diğerini ötekine verebilseydi. Tek tesellisi Mehmet’in engelli doğmamış olmasıydı. Eğer İstanbul’da her şey planladığı gibi olur işleri istediği gibi giderse, Ahmet ve Ali’yi tedavi için yurtdışına götürmeliydi. Belki oralarda bir çaresini bulurlardı. Ah Sultan Hanım ah, akraba evliliği ile nasıl da yaktın oğlunu, nasıl da ölmeden diri diri mezara koydun evladını bir anlasan, bir bilsen. Bedriye Abla ile evli olduğuma mı yanayım, oğullarımın karanlıklara gömülü dünyaya gelmesine mi? Başımıza yığdığın şu dertlere bak Sultan Hanım. Tabip gelse hangi yaramı gösteririm, bilmem ki. Birden kara trenin çufçufuyla irkildi Mehmet Salih. Dışarıya baktı. Diyarbakır’dan çıkmışlar, Hazar Gölü kıyısına kadar gelmişlerdi. Kompartımanın kapısı bir açılıp bir kapanıyor, sürekli birileri gelip gidiyordu. Hazar o gün sanki daha mı durgundu? Buraların da denizi Hazar’dı işte. Aklına kalan tek tük güzel anıdan biri geldi Mehmet Salih’in aklına. Soğuk uzun kış gecelerinde henüz beş altı yaşındayken köyün hikaye anlatıcılarının birinin anlattığı o efsaneyi anımsadı, Hazar’dan geçerken. Çok eskilerde Hazar Gölü’nün olduğu yerde hamile bir kadın yaşarmış. Kıtlık zamanında kadın bir köye gitmiş. Ekmek kokuları o kadar güzelmiş ki, dayanamayıp oradaki evlerden ekmek istemiş ama çok cimri olan köy halkı kadına ekmek vermemiş. Bunun üzerine kadın elini evlerin eşiğine koyup “inşallah bu köy su keser ben de taş keserim” diye beddua etmiş. Allah duasını kabul etmiş ve köy sular altında kalmış. Kadın da dağa dönüşmüş. Mehmet Salih başını kaldırıp Hazar Baba Dağı’na baktı. Bu dağ işte o kadın olmalı diye düşündü. Saçları, yüzü, karnı, ayakları hatta elbisesinin kırışıklıklarıyla Hazar Baba kesin o hikayedeki kadındı.

Zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Daha önünde iki günlük bir yol vardı. Kompartımanda yolluklar açılıp yeniliyor, nereye gidiyorsun, neden gidiyorsun soruları soruluyordu. Mehmet Salih’in aklında ise İstanbul’da açmayı düşündüğü pastane vardı. Borçla harçla bir yola girişmişti ya, sonu ne olurdu bilmiyordu. Ama başarmaktan başka şansı yoktu. Bugüne kadar hangi işi başaramamıştı ki? Milletin ağzına asla laf veremezdi. Gözünü kapadı, açtı, kapadı açtı. Tünellere girdi, çıktı ve iki gün sona erdiğinde Kurtalan, Haydarpaşa Garı’na girmek üzereydi.

Mehmet Salih cesurdu. Yoksa hangi akılla Diyarbakır’dan kalkıp İstanbul’a borçla pastane açmaya gelebilirdi ki? Haydarpaşa Garı’nda bir süre öylece amaçsız oturdu. Sonra yüzünü ılık bir rüzgar yalayıp geçti. Tanıdık bildik bir duygunun habercisi gibiydi esinti. Sanki hafiflemişti. Yine yalnızdı, kocaman bir yalnızlık içindeydi. Ama olsun; en azından Bedriye Ablası, annesi, kardeşleri hepsi uzaktaydı. Bir süre onlardan ayrı kalkmak Mehmet Salih’e iyi gelecekti. Diyarbakır’daki tatlıcıyı, dokuz yaşından beri çalışıp didinip ayakta tutmuştu. Artık 35 yaşındaydı. Ama o şairin dediği gibi yolun yarısında değildi. İlk kez kendi için bir şey yapacaktı, yolun başındaydı o yüzden. Memleketteki Tatlıcı pastanesini kardeşlerine bırakıp, yedi tepeli şehre, İstanbul’a gelmişti. Yepyeni bir hayat, belki derinliklerinde gün geçtikçe büyüyen sevgi eksikliğini de doldurabilirdi. Bir süre bu düşüncelerle rıhtımda yürüdü. Denize baktı, Hazar Gölü’nü düşündü. Hiç tanımadığı bilmediği ama özlemini duyduğu bir kadını düşledi. Ve ılık esen ada esintisini düşünmenin hayatındaki en güzel şey olduğuna o gün Haydarpaşa’dan binip Karaköy’e geçtiği vapurda anladı. İçine bir ümit doğdu. Sonra sanki birden annesi Sultan Hanım ile eşi Bedriye Ablası’nın “cıssss” diyen sesini duyumsadı. Kendi kendine gülümsedi. “Hayal kurmama bile tahammülleri yok bu kadınların” diye martılara mırıldandı. İyot kokusu ile zihnini açtı. Bir ömür boyu kalabalıkların içinde yapayalnız kalmak istemiyordu. Hayatta hiçbir şeyden korkmuyordu bu duygudan korktuğu kadar. Bir kadını sevemeden, bir kadın tarafından sevilmeden biten bir ömürden daha büyük bir ceza olabilir miydi? Ferhat dağları delmişti Şirin’in düşü için, o da aradığı sevdayı bir bulsa neleri göze alacaktı. Tam 20 yıldır, Bedriye Ablası ile evlendirildiği günden beri, prangalı bir hasretin içindeydi. Karaköy Limanı’na indiğinde Mehmet Salih’in ruhundaki fırtına tufana dönüşmüştü. İstanbul’da yalnızlığı daha bir ağır gelmeye başlamıştı. En iyisi kendini işlere vermekti. Önce bir otele yerleşecek, sonra borç işlemlerini halledecek, ardından Karaköy’deki dükkanı gidip görecekti.

Güneş kaç kez doğup battı tam bilmiyordu. Ama işte sonunda Karaköy’deki dükkan tutulmuş, “Tatlıcılar” pastanesi açılmıştı. Diyarbakır’dan yükselen sesler ise hiç kesilmiyordu. Onlar ne zaman gelecekti İstanbul’a? Cümle cihan bir araya gelse Mehmet Salih’i o düşü aramaktan yıldıramayacaktı. O düş ile hayata bağlanıyor, bir gün çıkarsız sevileceğinin inancı ile yaşıyordu. Paranın, dünya malının esiri olmuş ilişkilere o kadar küçük yaşta tanık olmuştu ki. O yüzden ayıltamıyordu kendisini, “kusur ise sevgiyi aramak, bu da benim kusurum olsun şu her yanından menfaat akan aile saadetinin içinde” diyordu.

Çok değil birkaç ay içinde Aksaray’da büyükçe bir ev tutulmuş, Bedriye Hanım, çocuklar ve annesi ile babası o eve yerleşmişlerdi. Mehmet Salih yeniden Diyarbakır günlerine dönmeye başlıyordu. Evdeki kavgalardan uzaklaşmak için her sabah altıda işe gidip, gece yarısına kadar pastanede çalışıyordu. Ölesiye yalnızdı. En yakın dostları martılar olmuştu. Martılara soruyordu ada esintisini. Kara bulutlar kaplamıştı yine her yanını. Hiçbir şeyden tat alamıyordu. İşle avunup, yolunu gözlüyordu kıyıda bilmediği sevgilinin…

Haftanın başıydı. Pastanede yeni işe alımlar son sürat sürüyordu. Mehmet Salih işe alacağı pastacılarla özellikle birebir görüşüyordu. İçeriye hemen Tatlıcılar Pastanesi’nin çaprazındaki Tilla Pastanesi’nin pastacısı Mario Baronni girdi. Yanında genç bir kız vardı. Mehmet Salih her zamanki gibi işlere dalmıştı. Mario Baronni’nin “beyim kolay gelsin” diyen sesi ile irkildi, kafasını not tuttuğu defterden kaldırdı. Zaman durdu, bedeninin tüm kasları kilitlendi, karşısındaki kıza baktı, evveli ahiri o kız oldu. Boğazında yıllardır taşıdığı düğüm açılıp yok oldu. İçeriye öyle bir rüzgar doldu ki, Mehmet Salih’in dudakları kurudu. Olduğu yerden kalktı, boyun damarlarının her bir kıvrımı belli olacak kadar derinden bir nefes aldı. Heyecandan çatallaşan sesi ile kıza döndü, usulca sordu:
– Adınız nedir?
Kızın yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. Çocuk bakan gözlerini kırptı. Mehmet Salih’in hayatını sarmalayan kara bulutlar o anda dağılıp yok oldu. Kız kirpiklerinin ucu ile merhaba deyip adını söyledi.
– Marika, adım Marika efendim…
Mehmet Salih tekrarladı, “Marika”. Denizler köpük köpük dalgalandı, martılar havalandı.

Marika, Mehmet Salih’in ömrüne doldu. Yapayalnız bir adamın hayatına sevmeyi anlatmaya geldi, ılık esen ada rüzgarı ile, Marika…
Haber Kaynağı: Tatlıcı Gerçekleri

Gerçekler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

scroll to top